Ramazan Tecellileri


(Ramazan-ı Şerif ayında Yeni Asya Gazetesi'nde yayınlanan yazı dizisinin tek parça halinde tamamıdır. Ramazan'a dairdir.)

Ramazan-ı Şerif'in Bazı Hikmetleri

Risale-i Nur Külliyatı'nda “Ramazan-ı Şerif'e dairdir” diyerek başlayan 29.Mektup İkinci Risale olan ikinci kısım için Mektubat'ın Fihrist'inde şu ifadeler kullanılır:
“"O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, ap açık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'ân, o ayda indirilmiştir."1
âyetinin bir sırrını, sıyâm-ı Ramazan'ın yetmiş hikmetlerinden dokuz hikmetinin beyaniyle o sırr-ı azimi tefsir ediyor. O dokuz hikmet, o kadar hakiki ve kuvvetli ve cazibedardır ki; Müslüman olmayan da onları görse, oruç tutmak için büyük bir iştiyak ve bir hevese gelir. Kendine Müslüman deyip oruç tutmayanların, bu hikmetlere karşı, hacâlet ve hatalarından ezilmeleri lâzım gelir.”2

Ramazan-ı Şerif'in bir çok cihette hikmeti olduğu gibi o cihetler içerisinde de binlerce hikmeti vardır.
1. Kur'ân-ı Hakîmin indirilmesine baktığı ciheti:
Peygamber efendimiz (s.a.v), bizlere iki anahtar vermiştir ki bunlar ebedî saadet kapılarını açmaktadır. Bu elmas anahtarlar, elbetteki Kur'an-ı Kerîm ve O'nun (s.a.v) kendi Sünnet-i Seniyyesidir. İnsanoğlu bu iki elmas ile ramazan ayında müşerref olmuştur.
2. Kur'ân-ı Hakîmin en mühim inme zamanı olduğu ciheti:
Kur'an-ı Hakîm'in inmeye başladığı ay Ramazan ayıdır. Manevî bir iklim ayı olan ramazanda, ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah (c.c), kainatı ve kainatta var olan herşeyi O'nun hürmetine yarattığı Hz. Muhammed (s.a.v) 'e indirdiği ilk ayet ile O'nun (s.a.v) peygamberliğini kainata ilan etmiştir. Bu açıdan değerlendirildiğinde indirilmeye başladığı Kadir gecesi de bin geceden daha hayırlı bir gecedir. Çünkü O (s.a.v) yaratılmasaydı kainat dahi yaratılmayacaktı. Böylesine mühim bir zaman, ramazanın içerisindedir. Demek ramazan böylesine mühimdir.
3. Dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen insanoğlunun kazancına baktığı ciheti:
Ömür sermayesi az..yapılacak işler çok..İnsan çok aciz, çok fakir..iktidarı neredeyse hiç gibi. O halde insan, böylesine ciddî ve neticesi böylesine dehşetli ve muazzam bir imtihandan nasıl “geçer not” alabilecek? İşte Rahmeti sonsuz olan Cenab-ı Hak, bizlere ramazan gibi bir ay hediye ediyor ve 1'e 10, 1'e 100 ve 1'e 1000 gibi muazzam bir kâr ile kârlı bir uhrevî ticaret yapabileceğimiz bir fırsat veriyor.
4. İnsanın şahsî hayatına baktığı ciheti:
Dünyaya dalıp, dünyadaki nimetlere karşı ülfet eden insan, Ramazan-ı Şerif'deki mübarek ve manevi hava ile şahsî hayatına yeniden bir şekil verir. Sabır ve tahammülü idman eder ve Ramazan haricinde sağanak sağanak gelecek olan musibetlere ve günahlara karşı da mücadele edebilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, insan ramazan ayında şahsî hayatını tekrardan formatlama imkanı bulur.

Orucun Bazı Hikmetleri

Orucun bir çok cihette hikmeti olduğu gibi o cihetler içerisinde de binlerce hikmeti vardır.
1. Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı ciheti:
İnsan, oruç vasıtası ile, nimetlere ülfet etmiş olan midesini aç bırakarak bu ülfeti kırar ve nimetin asıl sahibini görür. Cenab-ı Hakk'ın vermiş olduğu nimetlere karşı bizden istediği tek şey olan “şükrü” eda eder. Nimet verenin Kudret elini öper, alnına götürür.
2. İnsanların sosyal yaşantılarına baktığı ciheti:
Tok olmaya alışmış bazı nefisler, açların ve fakirlerin halinden anlamaz hale gelirler. Bu anlamama hali oruç vasıtası ile kırılır. Açlığın ve fakirliğin ne derece şefkate muhtaç olduğu hususunda ülfet perdesi ile gaflete düşmüş zenginler, oruç ile açlık halini hatırlayarak onlara yardım ellerini uzatırlar. Bahusus ramazan ayında, toplum yardımlaşmayı ve iletişimi ders alır ve tatbik eder.
3. Nefsin terbiyesine baktığı ciheti:
Nefis açlıkla terbiye olur. Çünkü mide öyle bir cihazdır ki diğer cihazları da kendi emri altında çalıştırır. Mide tok olunca, nefis de midenin emri altında çalışan bu cihazları kendi keyfince kullanır, onlar vasıtası ile keyfeder. Ama mide aç kalıp da sesi kısılınca, nefis de o cihazlara emir veremez hale gelir. Çünkü tek derdi açlık olmuştur. Diğer cihazlar da kendilerine gelip aslî vazifeleri olan ibadetlere yönelirler. Göz tefekküre, dil Kur'ana sarılır vesaire.. Açlık nefse verilebilecek en büyük cezalardan birisi olduğu gibi onu terbiye eden en önemli unsurlardan birisidir.
4. Nefsin ahlakını güzelleştirmesi ve başına buyruk davranış ve işlerinden vazgeçmesi ciheti:
Nefis, kendisini sürekli olarak kafasına göre hareket etme hususunda alıştırmıştır. İstediği şeye elini uzatır, istediği zaman yer-içer. Ama Oruç ile birlikte, bu başına buyruk tavrına bir son vermek durumunda kalır. Elini nimete uzatır ama yiyemez. Böylece, adeta arsızlaşmış olan nefsin ahlakı güzelleştiği gibi kafasına göre davranış ve işlerinden vazgeçer.
5. Doğrudan doğruya nefsin kendisinde var olduğunu zannettiği ama gerçekte olmayan saltanatını ve enaniyetini kırmak ve aczini göstermekle kulluğunu bildirmek ciheti:
Nefis, başına buyruk hareketi sever. 11 ay boyunca yiyip içmiş ve başıboş bırakılarak salıverilmiş olduğundan, kendisinin bir saltanat sahibi olduğu hissine kapılır. Adeta bir padişah gibi her emrinin yerine gelmesini arzu eder. Ama oruç ile aç bırakılınca anlar ki saltanat sahibi kendisi değil, padişah kendisi değil, mülkün asıl sahibi kendisi değil. Çünkü asıl sahip o olsa idi hesapsızca ve izin almadan yer içerdi. Halbuki oruçlu iken, “buyurunuz” emrini işitmeden yiyemiyor-içemiyor. Aczini anlar ve mevhum rububiyeti kırılır.

“Şeâirin içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şeriftir”3

Şeâir-i İslam'dan kasıt, toplumsal hayatta İslâmiyet'i hatırlatan unsurlardır. Kişi şeâir-i İslamiye ile İslam olduğunu ilan eder. Nasıl ki başörtüsü veya sarık takan bir mü'min veya ezan okunan bir belde manen “ben müslümanım” der, ilan eder; işte Ramazan ayı da Bediüzzaman'ın tabiri ile “en parlak ve muhteşem bir şeair” dir ve “şeâir-i İslamiyenin azamlarından” dır. Yani en ciddi manada Müslümanlık ilanatı Ramazan ayındadır.
Hakikî müslüman bir şehirde, gecenin yarısında sahura kalkıp pencereden dışarı baktığınızda ışıl ışıl bir şehir görürsünüz. Bilirsiniz ki bu ışıkların sayısı ekseriyetle sahura kalkmış mü'minlerin sayısıdır. İş yerinizde öğle yemeği arasında yemeğe gitmeyip ibadetle meşgul olanlar vardır.. Her bir mü'min yemekten içmekten ağzını kapamasıyla ben oruçluyum der. Sadece bununla da kalmaz, hal ve hareketlerine dikkat eder, mümkün mertebe sakin davranır, kalp kırmamak için azami çaba sarf eder. Her hali “ben müslümanım” diye bağırır. Ve akşam vakti yaklaşınca pencerelerde minaredeki ışığın yanmasını bekleyen çocuklar, sofralarının başında sessizce dua ile bekleyenler vardır. Bir emr-i rabbanîyi bekleyen emirber kullar vardır.. Ve emir verilince besmele ile orucunu açanlar.. Ya da olur da evinize iftara gecikince, sokaklarda sadece sizin adımlarınız yankılanır, adeta sokaklar yine bir emr-i rabbanî ile bomboş hale gelmiştir. Sonra akşam şenlenir sokaklar ve ibadethaneler. Teravih namazı da sadece Ramazan için vardır. Ramazanın herbir anı, herbir saniyesi “Ben Müslümanım, ben İslamım” diye bağırır. Çünkü Ramazan-ı Şerif, şeâir-i İslamiyenin en parlağı ve en muhteşemidir.

“Ramazan'da, akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder.”4 

Ramazan'da akıldan ziyade kalp hissedardır. Ne okuduğunuz Kur'an böylesine anlamlı, ne kıldığınız namaz böylesine hissiyatlı, ne de tuttuğunuz oruçlar böylesine ihlaslıdır ramazan haricinde.. Böylesine Cenab-ı Hakk'a yakın olduğunuz hissini veren başka bir ay yoktur. Çünkü nasıl ki şeytan zincire vurulup cehennem kapıları kapanmış, cennet kapıları ardına kadar açılmıştır işte kalp kapıları da, ayine-i samed olması hasebiyle ardına kadar açılmıştır ramazanda. Belki de en büyük ve en çok ve en tesirli esma-ül hüsna tecellileri ramazanda gerçekleşir ve ramazana hastır. Ve kalbin içindeki binlerce latife de bu ayda karınlarını doyururlar binlerce manevî gıda ile.. Onun için Risale-i Nur okurken dahi en çok kalbe, hislere bakanlar tetkik edilmeli, mütalaa edilmelidir bu ayda. Madem en çok kalp ve ruh hissedardır o halde en çok kalp ve ruhunuzu dinleyin bu ramazan. Kırmayalım mesela kimseyi veya kalp ve ruha zarar veren ne varsa terk edelim. Unutmayalım ki yemek-içmek imsak ile iftar arası, kalp kırmak, gıybet, kul hakkı gibi günahlar 15 ile kabir arası yasaktır.. Bu ramazan günahlara karşı orucumuzun başlangıcı olsun inşallah.

Ramazanda gaflet perdeleri yırtılır

İnsan, derd-i maişet ve hayat-ı ictimaiye içerisinde kulluk vazifelerini bırakmasa da gaflet ve esbab perdesi altında hakiki manadaki vazifesinin ne olduğunu tam göremiyor ya da ülfet edebiliyor. İşte ramazan ayında ehl-i iman muntazam bir ordu gibi akşam ezanı ve iftar vaktini bekliyor ve o kutsî emir gelmeden bir damla dahi olsa ağzına götürmüyor. Koca bir ordunun, komutanın “rahat” emrini beklediği gibi “hazır ol” vaziyetinde sofraların başında bekleşiyorlar. Büyük bir ziyafetgah veren bir Sultan-ı Ezelî'nin davetine katılmış ve O'nun ikramı olan nimetlerin karşısına oturmuş ve davet eden Sultan' ın emrini bekliyorlar. Ve “Buyurunuz” emri gelmeden bir tutam tuza dahi tenezzül etmiyorlar. İşte emir gelip hepberaber “Bismillahirrahmanirrahim” Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla diyerek verilen ikramlardan istifade ediyorlar. Bu hal ehl-i iman için öyle bir hal oluyor ki gaflet perdelerini bir bir yırtıp aslî vazifesi olan kulluğunu hakiki manada hatırlatıyor. Ramazanda bu manayı anlayamayanlar için Bediüzzaman hazretleri “insan ismine layık mıdırlar” diyor. Cenab-ı Hak bizleri insan ismine layık olan kullarından eylesin ve o isme layık olarak daim etsin. Amin.

Ramazan-ı Şerifteki oruç şükrün anahtarıdır.5

Birinci Sözde ifade edildiği gibi nimetleri bize veren tablacılara bir fiyat veriyoruz ancak nimetin hakiki sahibi olan Allah'a, karşılık olarak istediğini verebiliyor muyuz? Cenab-ı Hakk'ın verdiği nihayetsiz nimetlere karşı istediği şey “şükürdür”. İnsan maalesef bu nimetlerin çokluğu ve hiç kesilmemesi karşısında ülfet peyda ediyor ve bu ülfet perdesi arkasından hakiki sahibi göremez hale gelebiliyor. Netice itibarı ile de şükrünü hakkıyla yerine getiremeyebiliyor. Ama Ramazan orucunda, normalde kimseden izin istemeden elini uzatıp yiyebildiği-içebildiği nimetlere elini uzatamıyor. O'nun izni olmadan yiyemiyor-içemiyor. Yani hakiki sahibinin kendisi olduğu zannına kapılan ehl-i iman, nimetlerin hakiki sahibinin kendisi olmadığını fark ediyor. Çünkü nimet kendisinin olsa istediği gibi izin almadan elini uzatır yerdi. Demek kendisine ait değil ki gönlünün istediği vakitte gönlünün istediği miktarda yiyip içemiyor. Kendisine ait olmadığını hakiki manada anlayan ve bu husustaki gaflet perdeleri yırtılan insan bu nimetlere karşı nimetlerin asıl sahibine, O'nun karşılık olarak istediği şey olan “şükrü” eda ediyor. Öncesinde en leziz bir kuzuyu yiyip şükrünü eda etmeyen ya da eksik şükürde bulunan insan, ramazanda bir kuru ekmeğin dahi nasıl büyük bir nimet olduğunu idrak ediyor. En zenginden en fakire kadar her kul, nimetlerin asıl kıymetini anlayıp şükrediyor. El hasıl, ramazandaki oruç, “hakikî vazife-i insaniye olan, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarı” oluyor.

Oruç, zengine, aç ve fakirin halini idrak ettirir.

Cenab-ı Hak insanları çok hikmetlere binaen geçim ve yaşayış anlamında derece derece rızıklandırmaktadır. Bu da toplumsal yaşantıda zengin ve fakir kavramlarının ortaya çıkmasına bir vesiledir. Zenginler, kendi maddi rahatlıkları içerisinde bu duruma ülfet etmiş bir vaziyette normal durumun maddi anlamda böyle rahat yaşantı olduğu zannına kapılarak fakirliğin ve açlığın ne olduğunu unuturlar ve açlık nedir fakirlik nedir bilmez ve anlayamaz hale gelirler. İşte oruç, zenginle fakiri bu manada eşitler ve gün boyu ikisini de aç ve susuz bırakarak zenginin açlık ve susuzluğa karşı unutkanlığını giderir ve maişet olarak rahatta olanların gözlerinin önüne örülen ülfet ağlarını yırtarak açlık nedir fakirlik nedir görmelerini sağlar. Böylelikle çok zenginlere, açlık ve fakirlik ne kadar elemli ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak ettirir. Her ne kadar açları ve fakirleri, o zengin adam oruçsuzken etrafında görse de açlığı bizzat yaşamadığı için onların o hali ya şefkatini celp etmiyor ya da tam ve hakiki manada şefkat edecek haleti hissedemiyor. İşte oruç ile aç bırakılan nefis, böyle terbiye edilip sosyal hayata bakan yönü ile fakirin ve açın hali idrak ediliyor.

Nefisler oruç ile terbiye edilir

Nefis her zaman kendisinin hür ve serbest olmasını ister. Hatta kendisini tam hür kabul eder öyle hareket eder. Öyle oluyor ki sanki kendisini büyük bir saltanatın sultanı olarak görüyor. Keyfince yaşayıp keyfince yiyip içmek istiyor. Hele de maddi anlamda rahat bir yaşantısı ve gücü varsa belki gafletle birlikte hayvan gibi yer, içer, yatar. Ama oruç insanı öyle bir terbiye ile terbiye ediyor ki aç ile tok arasındaki muazzam büyük farkı hiçe indirip “sen hür değil Allah'ın kölesisin, mülkün sahibi değil, Allah'a ait olan bir mülksün” diyor. Çünkü bir adımlık mesafede bir bardak suyu dahi emir verilmedikçe içemiyor. Kendince en basit bir nimet olarak gördüğü şu suyu dahi akşam ezanıyla birlikte bu rububiyetin asıl sahibi olan Allah'ın emrini duyduktan sonra fakirlerle aynı anda ve aynı zamanda ancak içebiliyor. Anlıyor ki bu suyun asıl sahibi kendisi değil Cenab-ı Hak'tır. Oruç, nefisleri böylelikle terbiye edip asıl mal sahibinin kim olduğunu idrak ettiriyor.

Nefis acz ve fakrını oruç ile anlar

İnsanın nefsi, gafletle mahiyetindeki nihayetsiz acz ve fakrı yani tarif edilemez güçsüzlüğünü ve sürekli ihtiyaç halinde oluşunu unutur. Oruçlu değilken, acıktığı zaman açlığın verdiği hırsla birlikte nimetleri anında midesine doldurup midesinin açlık hissini hızla giderdiği için açlıkla anlayabileceği acziyetini anlayamaz. Fakat oruçlu iken, açlık bastırdığında elini nimete uzatmak ister ama oruç akla gelir, yiyemez. Böylece midesindeki “açlık hissini” hissedecek zamanı olur. Anlar ki “ben demirden çelikten, hiç bozulmayacak iktidarda ve güçte değilim, küçücük midemin küçücük bir isteği bir gün gibi kısa bir süre karşılanmayınca kıvranıyorum.” Evet, nefis oruç ile acziyetini ve fakriyetini anlar ve ne kadar şefkat ve merhamete muhtaç olduğunu idrak eder. Bu idrak ile tam bir acziyet ve fakriyet şuuruna erip, kendisini Allah'ın şefkatine manevi bir şükür ile atar. Bu şükrü eda etmeyenler ancak kalbi gaflet ile çürümüş olanlardır. Zaten çürümüş bir kalp şeytanın emirlerine boyun eğmiş bir kalptir. Allah bizleri, oruç vasıtasıyla gaflet perdelerini yırtıp aczimizi ve fakrımızı idrak edip şükr-ü manevi eliyle rahmet kapısını çalanlardan eylesin. Amin.

Ramazan ayı Kur'an ayıdır

Mü'min, Kur'an-ı Kerim'in ramazan ayında inmeye başladığını hatırına getirip o niyetle sanki her ramazanda “İkra!” emriyle tekrar baştan inmeye başlayacak gibi tahayyül edip O'nu en güzel şekilde karşılamak için elbette bir hazırlık yapar ve maneviyatını yeniler. Süflî ve malayanî işlerinden sıyrılıp, dayanabildiği miktarca yani imsak ile iftar arasında yemeyi-içmeyi bırakıp adeta melekleşerek, o ciddiyetle Ramazan-ı Şerifi karşılar. Belki okunan herbir Kuran ayetini, yeni nüzul oluyor gibi, Cebrail (a.s)'ın ayetleri Efendimize (s.a.v) aktardığı ana şahitlik ediyor gibi ya da Peygamber efendimize yeni gelmiş bir ayetin sahabelere ilk ilanındaki gibi belki de Mütekellim-i Ezelîden yani ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması, hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah'tan dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ramazan ayında okunan Kur'an, semadan gelmiş olan kutsî kelamların arzlılara dinletilmesidir. Yeryüzü adeta bir mescit olur ve gökkubede Kur'an-ı Kerim'in sesi dalga dalga yayılır. Böylesine kutsî bir halette olması gereken insan, bahusus ramazan ayında süflî istek ve arzularının peşinden koşup, malayanî işlerinde devam ederek, keyfince yiyip içmek suretiyle oruca muhalefet etmekle ne derece alçalır ve İslam aleminin manevi nefretini kendisine celp eder elbette anlaşılır.

Ramazan, bol kazançlı bir ticaret gibidir

“Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mâl, bire bindir. Kur'ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü'l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.”6
İşte böylesine kârlı bir uhrevî ticaret pazarı olan ramazanda, kâr yerine zarar etmek akıl kârı mıdır? Dünyada dahi bol kazanç getirecek bazı özel günlerde esnaf, o gün, daha çok kazanabilmek için gün içinde yemeye içmeye fırsat bulamaz. Hatta oturup dinlenecek küçük bir vakit dahi ayırmak istemez, ta ki bu kârlı ve bol kazançlı günden daha çok istifade etsin. Nasıl olsa bu kârlı gün bitecek ve o zaman dinlenmek ve yemek içmek için bolca vakit bulacak. İşte ramazan ayı da böylesine kârlı bir ticaret yeri gibidir. Onun için insan bu kârlı günlerde yemeyi içmeyi terk edip ibadete, Kur'an'a yönelmeli ve hasbî bir halet ile yaradanına yakarmalı af dilemelidir. Bir amel ile bin ameli, amel defterine yazdırmalı, yeme- içme ile vakit kaybetmemelidir. Hem yemek-içmek gibi nefsin arzularına bir mühlet ara vererek nefsini de diğer zamanlara göre bire bin terbiye edebilir. Hem nefis suskun iken rahat kalp ile ibadet edip binler hasenatı kemal-i huzur ile defterine yazdırır.

Ramazan, amellerin yeşermesi için bir Nisan yağmudur

Tüm mi'minler bütün sene rıza-yı ilahi'yi kazanmak için çalışıyor, didiniyor ve uğraşıyoruz. Ahirette mahsülatını alacağımız ürünler yetiştirmeye çalışıyoruz. Yani O’nun rızası doğrultusunda ameller icra ediyoruz. Bir nevî ahirete ürünler yetiştiren çiftçiler gibiyiz. Bazen bir gıybet ediyoruz ve dolu vuruyor yetiştirdiğimiz ürünler olan amellerimize. Heba olup gidiyor maalesef. Bazen de ibadetlerde istikrarsız davranıp, onları sulamayı unutuyor ya da ihmal ediyoruz. Ve kurumaya yüz tutuyor amellerimiz, büküyorlar bizlere boyunlarını. Ve nihayet Ramazan ayını gönderiyor Cenâb-ı Hak rahmet hazinesinden ve Nisan yağmurları gibi yağıyor Ramazan, amellerimize. Ramazan, ahiret ticareti için öyle kârlı bir pazar yeridir ki, toplamasını bilenlere en cömert bir tavırla cennet meyvelerini dağıtıyor. Ve öyle bereketli bir Nisan yağmurudur ki susamış gönüllerin susuzluğunu giderip amellerini sulamasını bilenlerin amellerini binler kat arttırıyor ve bir anda neşvünema bulduruyor.

Ramazan, Kulluğun en parlak resmî geçiti olan bir bayramıdır

Evet insan mahiyeti itibarı ile hayvana benzer. Hayvanlar gibi yer, içer, nefsin hoşuna giden şeyler ile lezzetlenir ve faydasız şeylerle uğraşır durur. Ama ramazan ayı Cenab-ı Hakkın o göz kamaştıran saltanatının (Rububiyet) karşısında çok parlak bir kulluk geçiti gibidir. Yani nasıl ki resmi geçitlerde sultan baş köşeye oturur ve önünden halkının muhtelif tabakalarından gelenler en güzel kıyafetleri ile en düzgün adımları ile en güzel selamlamaları ile en güzel ikram ve hediyeleriyle geçerler. Kendilerindeki en güzel haleti ona göstererek aslında onun şanını yüceltirler ve onun azametine ve kudretine layık bir halk olduklarını adeta ispat ederler. İşte kul da ramazanda böyle manevi bir resmî geçittedir. Böylesine muazzam ve ehemmiyetli bir geçitte elbetteki yiyilip içilmez. Belki o geçit esnasında elindeki yiyeceklerle keyfedenler hakkın hatırı için ve saygısızlıklarından en büyük cezalara çarptırılırlar. İşte bu sebebtendir ki insan, ramazan ayında geçici olarak hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine girmelidir. Çünkü hayvaniyet maddiyata, melekiyet ise maneviyata tabidir. Bu resmî geçit ise maddi olarak değil manevî olarak yapılan en muazzam bir geçittir.

Oruç ile Samediyete ayinedarlık edilir

Samediyet, yani Allah'ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin O'na muhtaç olması durumu. Kul, orucu ile midesini, dilini ve bir çok âzâsını aç bırakarak ülfet perdesinden sıyrılıp kendisinin maddi ihtiyaçlarını hatırlar. Daha sonrasında bu maddiyattan sıyrıma durumu, manevî ihtiyaçlarını daha iyi anlamasına ve ne kadar çok şeye muhtaç olduğunu idrak etmesine vesile olur. Batın-ı kalp ayine-i Samed olması hasebiyle, insan ramazanda, maddi istek, arzu ve boş dünya meşgalelerini geçici olarak bıraktığından kalbin dışını kaplamış olan kara zift misali maddiyat incelir ve bir cam misali saydamlaşarak kalbin içi görünür hale gelir. Yani mü'min, ahiret ticaretine girdiği için dünyevî hâcâtını geçici bırakmakla, uhrevî bir adam ve adeta cisimleşmiş bir ruh vaziyetine girerek, orucu ile Samediyete bir çeşit ayinedarlık eder. “Ben her halim ve vaziyetimle nihayetsiz şeye muhtaçken Sen hiçbir şeye muhtaç değilsin!” diyerek kulluğunu ve muhtaciyetini ve O'nun (c.c) Samediyetini manen bağırırak ilan eder.

“Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir”

Ömür sermayesi gayet az ve insan, acziyeti itibarı ile fâni bir hayatta bâki bir saadeti kazanabilecek vakti de iktidarı da kendisinde bulamıyor. Ancak Cenab-ı Hakkın merhameti imdada yetişip müjde veriyor: “Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir”7. Biliyoruz ki bir padişah tahta çıkış gününü vesile ederek halkına çeşitli ikramlarda bulunur veya saltanatının haşmetini göstermesine vesile olabilecek önemli bazı hadiseleri sebeb tayin edip o günü bayram ilan eder. Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin sonsuz büyüklük, yücelik ve azamet sahibi padişahı olan Allah (c.c), o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden şanı en yüce bir ferman olan Kur'ân-ı Hakîmi, Ramazan-ı Şerifte indirmiş. “Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.” Bayramlarda padişah, nasıl ki hak edilmediği halde kendi şefkat, merhamet ve kereminden dolayı çeşitli ikramlarda bulunur, işte ezel- ebed sultanı olan Allah, Ramazan ayında öyle ikramlarda bulunur ki her mü'min gereği kadar istifade edebilse her ramazan seksen senelik bir ömür semeratını kazanabilir. Cenab-ı Hak, insanı 80 senelik ömrünün 65 senesinden yükümlü kılmış. İnsan gayret etse ve Cenab-ı Hak lutfetse bu 65 senenin her senesinde manevi ömrüne bir 80 daha ilave edip her yılını 81 yıl bir ömür olarak kıymetlendirebilir. Ve nihai olarak 80 senelik bir ömrü Ramazandaki güzel uhrevî ticaretlerle 5265 senelik ömre tebdil ettirebilir. “Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'ân ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kàtıadır.”8

Ramazanda oruç sadece mideye tutturulmamalıdır

Madem ramazan ayı kulluğumuzun güzelce sergilendiği bir geçittir o halde böyle dünyevi ve hayvani meşguliyetlerden insanın elini çekmek için oruç emredilecektir. O orucun en mükemmeli ise orucu sadece mideye tutturmak değil, göz, kulak, kalp, hayal gibi tüm cihazata bir nevî oruç tutturmaktır. Oruç tutmak demek, mideyi aç bırakmak, gözü namehreme bakmaktan kulağı fena şeyleri dinlemekten men etmek, lisanı gıybetten, yalandan ve çirkin ifadelerden uzak tutmak, ona bir nevi gıybet ve yalan orucu tutturmak, onun yerine Kur'an okumak ve Kur'anî lafızları zikretmek.. Yani onları haram kılınanlardan ve malayaniyattan çekerek herbirisine mahsus kulluklarına sevk etmek demektir. “Mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruçla ona tatil-i eşgal ettirilse, başka küçük destgâhlar kolayca ona ittibâ ettirilebilir.” Madem mideyi aç bırakınca diğer duygular ardından kolayca oruca sevk edilebilmektedir o halde mide haricindeki cihazlarımızı zaten ramazan haricinde de yasak olan çirkin hallerden kurtulmanın en kolay olduğu bu aydan istifadesiz bırakmamalıyız. Belki bu ayda bir derece ıslah olan göz, kulak, dil vesaire cihazlar ramazan haricinde de süflî davranışlarından vazgeçerler. Onun için sadece mideye tıtturmadığımız bir oruç ile ramazan orucunun hakkını yerine getirmiş olduğumuz gibi mide ile birlikte envaî çeşit duygu ve cihazlarımızı da terbiye etmiş oluruz.

Ramazan-ı Şerif maddî ve manevî bir perhizdir

Nefse, ilahî emri verecek olan kalp ve ruhtur. Ancak Nefis, kafasına göre yiyip içtikçe şişer. Şiştikçe de kulakları kapanır, kalbi ve ruhu dinlemez hale gelir. Nefis terbiye edilmezse, olur olmaz herşeyi biçare mideye doldurur ve tıbben vücuduna zarar verir. Hem kalbi ve ruhu dinlemeyen arsız bir çocuk gibi davranmaya başlar ki bu da sadece tıbben değil manevî anlamda da hayatını zehirler. Böylece kafasına buyruk yiyip içen adam hem maddeten hem manen hayatını hasta eder, belki öldürür. Ama oruç ile aç kalan mide, nefsin boynunu eğdirir ve ruh ve kalbinden gelen şikayetleri ve emirleri dinlemeyi nefse mecbur hissettirir. Çünkü, kendisine helal olanın yasak edilmesi, haram şeylere karşı dikkatini celb eder ve şeriattan gelen “bu yasaktır” emrini dinlemeye ve itaat etmeye bir kabiliyet kazanır. Yani normalde ona helal olan yeme-içmenin haramlaştığı oruç dakikalarında nazarını herdaim haram olanlara çevirir. Ekseriyetle insan açlığa maruz kaldığı için ramazan vasıtasıyla tuttuğu orucu ona bir nevi idman olur. Ramazan haricindeki açlıkla, böylece daha kolay mücadele eder. Hem ekseriyetle insan günahların taarruzu altındadır. Ramazanda oruç vasıtası ile inkişaf ve tekemmül eden “emr-i rabbanîyi dinleme ve günahlardan kaçabilme kabiliyetleri” bu taarruzlara karşı ramazan harcinde mücadeleyi kolaylaştırır. Çünkü maddi ve manevi musibetlere karşı sabırsızlık ve tahammülsüzlük o musibetleri ikileştirir. Günahlara ve açlığa tahammülü ve sabrı ramazan ayındaki oruç ile idman eden adam, ramazan haricinde bu idman ile onlara bir nevi ilaç bulmuş olur. Yani oruç ile maddi ve manevi bir perhize girer ve maddi ve manevi bir sağlığa kavuşur. Maddi ve manevi anlamda sağlıklı adam, elbetteki hasta adamdan çok daha kuvvetlidir.

Ramazanda , mide ağlasa da, sâir cihazât mâsumâne güler.

İnsandaki bir çok cihaz, bir nevî midenin hizmetçisi gibidir. Midenin gürültülü çalışması o cihazların dikkatini celp edip nazarlarını mideye çektirir ve ulvî bir çok vazifesini onlara unutturur. Adeta midenin tahakkümü altında cebren çalıştırılarak kendilerine has ibadetlerini yapamaz hale getirilir. Göz tefekkürü göremez, kulak Kur'an'ı duyamaz, dil lezzetlerdeki esmayı tadamaz hale gelir. Kendi ibadetlerini yapamayan bir çok cihazat, sanki bozuk bir fabrikadan çıkan siyah duman gibi manevi bir kara duman çıkararak diğer latifeleri de uyuşturur ve sarhoş eder veya aç bırakarak onlara zulmeder. Ancak oruç ile mide cihazı, en azından gündüz vakti geçici olarak durur ve o gürültüsünü keser. Diğer cihazlar da dikkatlerini aslî vazifelerine yönlendirir. Oruç ile bir çok cihaz anlar ki “sırf bu beden fabrikası için yaratılmamışım”. “Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler...Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.”9 İşte bu sırdandır ki bir çok veli zât kendilerini az yiyip-içmeye alıştırmışlardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kağıdı kalemi bırak ve arkana yaslan: Sınav Bitti!

Aksaçlılar! Gençlerin size ihtiyacı var!

Konu Komşu Duymasın!