Kayıtlar

Nisan, 2016 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bediüzzaman'ın Şeytanla bir Münâzarası

Resim
Bediüzzaman Hazretleri’nin Bayezid Camii’nde şeytanla olan münâzarasında şeytana karşı tokat misali verdiği bir cevap vardır: “Sen ey şeytan, yüz derece şeytaniyette ileri gitsen... bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız mânen pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi küçük gösteriyorsun.”1 Cümlede enteresan bir sır var. “ Kandıramazsın ” dedikten sonra “ aldatıyorsun ” diyor. Hemen hemen çoğumuzun aynı manaya geldiğini düşündüğümüz bu iki kelime yine Risale-i Nur’daki kelimelerin yerli yerinde muazzam kullanılışlarından birisi. Şeytan aklı bozulmuşları kandırabilirken aklı bozulmamışları kandıramıyor, ancak aldatabiliyor. Peki, sadece aklın bozulmuş olması şeytanın kandırması için yeterli mi? Hayır. Bahsin geçtiği kısımda, ilerleyen sayfalarda bu cümleye şöyle bir ek daha yapıyor: “Ey şeytan, yüz derece sen katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi ikna edemezsin.”2 Aklın bozulmasına bir de kalbin çürümesini...

“Kılıca kesmekten ut(s)anç gelmez”

Resim
Hz. Ömer halife iken halka hitap ettiği birgün, “Yanlış işler yaparsam ne yaparsınız?” diye sorduğunda cemaatten birisi hızla ayağa kalkıp kılıcını çekerek: “Hak ve hakikatten ayrılırsan, seni kılıcımızla doğrulturuz ey Ömer!” demişti. Hz. Ömer de “Allah’a şükürler olsun ki, yanlış yola sapacak olursam, halkımın içinde beni kılıcıyla doğrultacak kimseler var” diyerek bu durum karşısındaki memnuniyetini ve şükrünü dile getirmişti. Evet, o dönemlerde kılıç demirdendi. Kınında saklanır ve belde taşınırdı. Ama asırlar geçip, müceddidler asırları tecdid ettikçe kılıçlar da yenilendi. Nihayet bu asrın müceddidi olan Bediüzzaman da ahirzamanın kılıcının ne olduğunu tayin etti: “Risale-i Nur’un yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid-i âzam, birer mürşid-i ekmel, birer kal’a-i hasin, birer elmas kılıç olarak sabittir.” (Barla Lahikası) Evet bu asrın manevî kılıcı Risale-i Nurdur. Ama demirden değil elmastan bir kılıç! Yani demirden çok daha sert çok daha sağlam ve çok daha kıymetli b...

“Zübeyir! ‘Artık Risale-i Nur’suz devam edeceğiz’ desem ne dersin?'

Resim
Sungur Abi, Hüsrev Abi, Tahir Abi ve Zübeyir Abi gibi Üstad Hazretleri’nin hayatında iken hizmetinde bulunan talebeleri, Hizmet-i Kur’ânîye içerisinde, aynı şahs-ı manevî içerisindeki gerek ön planda gerek geri plandaki her abimiz-kardeşimiz gibi bu dairede ancak abilerimiz-kardeşlerimiz hükmündedir. İnsan kardeşine ne emir vermelidir ne de kardeşinden emir almalıdır. Belki alsa alsa duâ almalıdır. Veya kardeşinden alsa alsa tavsiye almalıdır. O da Risale-i Nurdan delillendirilerek. Kardeşlerin asıl meziyeti kol kola girip her müşkülünü, oluşan bu tesanüdle halletmeleridir. Bir alt-üst veya makam devreye girer ise, bu Risale-i Nur mesleğine zıt olduğu gibi ihlâs, uhuvvet ve tesanüd gibi temel direkleri sarsabilecek tehlikeli bir unsurdur. Sakın yanlış anlama! Bu, onlara kıymet vermemek veya az kıymet vermek demek değildir. Zaten bizler bu meslekteki her kardeşimizi kendimizden üstün bildiğimiz için “O benden üstün değil veya ben ondan üstünüm” manasındaki enaniyetten de sıyrılmış durum...

Merhametsiz ve Belâlı bir Musîbet

Resim
İnsan, fıtratı gereği önce nefsini, sonra akrabalarını, sonra milletini, sonra bütün hayat sahibi mahlûkları ve sonra kâinatın tamamını sever. Çünkü bu dairelerin hepsine karşı alâkası ve bir şekilde irtibatı vardır. Annesini sevdiği gibi memleketini de sever. Memleketini sevdiği gibi ta Andromeda galaksisini dahi sevebilir. İşte insanda böylesine nihayeti olmayan bir muhabbet duygusu mevcuttur. Muhabbet, âdeta kâinattaki herşeyi birbirine bağlayan manevî bir zincir gibidir. Öyle ki, muhabbet duymadığımız herhangi bir şeyin varlığı dahi bizi rahatsız eder, moralimizi bozar ve motivasyonumuzu dahi kırar. Aksine muhabbet ettiğimiz küçücük bir şey bile bize öyle büyük bir motivasyon verir ki tarif edilmez. “İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.” 1  Evet, mecâzî aşklar bunun en kuvvetli bir delilidir. Leyla ile Mecnun birbirlerine âşık olmuşlar, ama ne Leyla istediğini tam mânâda alabilmiş, ne de Mecnun. Çünkü Leyla da, Mecnun da insan...

Manevî Kazançlara Ortak Olmak

Resim
“Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, herbirisinin kazandığı miktar, herbir kardeşlerine aynı miktar defter-i a’mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i İlâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Herbiri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, herbirisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler âyinelerin herbirisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir.” 1 Bu dehşetli zamanda gayet aciz ve fakir olan insanın tek başıyla imtihanı kazanması zor hem çok zor. Bediüzzaman hazretlerinin yukarıda paylaştığımız pasajı bizler için hakikaten muazzam bir müjde! Özetle, Risale-i  Nur’un şahs-ı manevîsine dahil isen binler kardeşin, belki milyonlar kardeşin bir nevî senin için de ibadet ediyor, dua ediyor vs.. hem sen de her ibadetinle aslında o kardeşlerin için de ibadet etmiş, ça...

Su-i zanda isabet mi hüsn-ü zanda yanılmak mı?

Resim
Güzel bir söz var: “Sû-i zanda isabet etmektense hüsn-ü zanda yanılmak daha hayırlıdır.” Elbette ki hüsn-ü zan edeceğim derken ifrata kaçmak da doğru değildir.  Ancak unutulmamalıdır ki” insan hüsn-ü zanna memurdur.”1  Bahusus Hizmet-i Kur’ân’iye içerisindeki kardeşlerimize hüsn-ü zan ile nazar çok ehemmiyetlidir. Hüsn-ü zan etmek “ahmakça aldanmak” anlamına gelmez. Ama bilmeliyiz ki, başkalarının amacını, gayesini tam olarak bilmediğimiz bazı hallerini peşin hükümle çirkin veya kötü görmek de doğru değildir. Bu hususta mü’min ne ifrata kaçmalı, ne de tefrite yuvarlanmalı. Hüsn-ü zan edeceğim derken ahmakça aldatılmamalı, hüsn-ü zannda ifrat etmeyeceğim derken de bilmeden tefrit tarafına yaklaşıp suizanna girmemeli. Sağlanması zor bir denge, zor ama mükâfatı büyük bir imtihan: Hüsn-ü zan! Peygamber Efendimiz ve Bediüzzaman hazretlerinin yaşamış olduğu iki olay bizlere önyargılı olmamayı, hüsnüzannı nasihat ediyor. Buharî’den nakille bir hadis-i şerif şöyledir: Nuayman, bazen i...

Dehşetli Kelimeler

Resim
Bediüzzaman Hazretleri 23. Lem’a olan Tabiat Risalesi'ne şu cümleler ile başlar: “Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmam eden dehşetli kelimeler var; ehl-i iman bilmeyerek istimal ediyorlar.” Tabiat Risalesi’nde bahsedilmiş olan malûm kelimeleri ihtiva eden ve Üstad Hazretleri’nin dehşetli olarak tâbir ettiği bu kelimelerden günümüzde bilmeyerek kullandığımız bir kaçına işaret edeceğiz. “Evre, Evren” Evren kelimesi TDK da şöyle geçer: “Gök varlıklarının bütünü, kâinat, cihan, âlem, kozmos”. Dikkat edilirse Bediüzzaman Hazretleri’nin Risale-i Nurlarda sıkça kullandığı “kâinat” kelimesi evren kelimesi ile aynı anlamda gibi görünüyor. Peki hiç mi fark yok? Aslında “evren” ile “kâinat” kelimeleri arasında kelime kökeni olarak ciddî bir farklılık söz konusu. Evren kelimesinin kökeni “evre, evir” dir. Yani mevcut olan herşeyin, başlangıcı olmaksızın sürekli ve çeşitli “evre” lerden geçerek, bilinçli olarak değil de tesadüfî haller ile mevcut haline geldiği şeklin...

"Dost İstersen Allah Yeter!"

Resim
“Dost istersen Allah yeter! Evet, O dost ise her şey dosttur.” (Mektubat) Gelin birlikte hayâlen eski bir zamana gidelim. Öyle ki, o zaman çok çok eski bir zaman olsun. Hatta ve hatta zamanın başlangıcı olsun. Büyük Patlama! (BigBang) Rahîm olan Allah emrini verip de patlayınca büyük bir gürültüyle bigbang, işte canlanmaya başladı kainat! Bak, etraf rengarenk! Karanlıklar yok artık, her yer ve her şey ışıl ışıl... Bütün zerrat çalışıyor harıl harıl. Dünya yaratıldı ve insan da gönderildi bu aleme. Ama bunun için milyonlar sene çalıştı şu koskoca alem bir emr-i Rabbani ile küçücük (!) insan için. Şu nihayeti olmayan kâinatı şenlendiren şüphe yok ki Rahmettir! Bu karanlıklı mevcudatı ışıklandıran katiyyen yine Rahmettir! Ve hadsiz ihtiyaçları olan bu mahlûkatı terbiye eden de Rahmettir! Evet nasıl ki koskoca bir ağaç meyvesine müteveccihtir ve onun için çalışır, işte bu koca kâinat da meyvesi olan insana müteveccihtir ve onun için çalışır. Elbette ve elbette onun bu çalışması da Rahmetti...