Ye’is bataklığında ümit çiçeği yetiştirebilmek

“Arkadaş! Amele ve tâate muvaffak olamayan azaptan korkar, ye’se düşer. Binaenaleyh, a’mâle muvaffak olamayanlar, ye’se düşmemek için şu âyete müracaat etsin:

“De ki: Ey günahta aşırı giderek nefislerine zulmetmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” Zümer Sûresi, 39:53.”(Mesnevi-i Nuriye/Katre/Hâtime)

Ana rahmine düştüğünde başladı senin bu muazzam hayat yolculuğun. Sonra da ardından dünya meydanına geldin. Aslında dünyaya gelmen, senin için bir “başlangıçtı” ama asıl başlangıç zamanın çok ötesinde idi. Çünkü , O Ruh (asm) “Kün emri” ile vücut bulduğunda vücut buldu herşey. Evet, ruhu Üfleyen’e (c.c) ve Üflenen’e (asm) borçlusun yokluk âleminden varlık âlemine çıkışını.

Ve sana düşen, Yaradan’ı (cc)herşey sona ermeden tanımak ve “Allah” diyebilmek, ecel pençesi böğrüne değmeden. Sonrasında itaat etmek O’na (c.c), imtihan sahnesindeki perden kapanmadan. Kıldan ince boynunu enaniyetinle şişirip nefsinle kalınlaştırmadan Rahman’a eğebilmek. Kılıçtan keskin nefs-i emmarene imanınla göğüs gerebilmek. İmanına sarılmak dört bin elle.. Kucaklamak ve bırakmamaya çalışmak hayatın hatime verene kadar... O hüsn-ü hatime sonrasında da ebedî bir kucaklaşma ve kavuşma ile, huzur-u kalp ile hakiki bir hayatı bulabilemek.

Allah’a inanmaktır yaşayabilmek, “Allah’a inanmak”.... İnanmayan “yaşıyorum” diyorsa aldatıyor olmalı kendisini. Zira “Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayanlar hiç yaşamamış gibi ölürler” bilirsin. Ve En Sevgiliyi (asm) tanıyabilmektir yaşamak. Suretini görmeden, yüzünün çizgilerini bilmeden âşık olmak ve sîretine vurulmaktır. Aslında sadece sünnetinde erimek O Kutlu Sevgilinin (asm). O’na bakıp hayal âleminde, “Esselamu aleyke Ya Resulallah (asm)” derken, “Ümmet” lafzını hak etmek için mânevi cihada kalkmak aslında. Bu imanî mücahedede bilmem kaç kılıç darbesi yediğin halde yine de yuvarlanmamak küfür çukurlarına. O’na (asm) olan her itaatsizliğinin neticesinde, kalbinde ve ruhunda derin yaralar açıldığını farkedebilmek. O darbeler kaç kez inmiş olsa da, tekrar mânen ayağa kalkıp “affet beni Ya Rab” deyip yine O’nun (asm) sünnetine sarılmak..sarılabilmek. Utansan da geçmiş hatalarından ve günahlarından yine gidilecek tek kapının O’nun (c.c) kapısı olduğunu bilip sarılabilmek sünnet-i seniyyeye.

İşte dünyevî dertler ve imtihanlarla boğuşurken, böyle tefekkürle meşgul olabilmek. Bunları düşünebilmek. Hayal âleminde yüzünü eteğine döküp gözyaşlarını sel gibi akıtıp ağlayabilmek gerçek sevgiliye (c.c) ve bunu tevâzu perdesi altında can gözünü akıtmadan yapabilmek. Ve insanlardan uzaklaşıp başbaşa kaldığında kendi kendinle, secdelere kapanıp, can gözünün de hakkını verip, nasıl ki kir su ile akıtılır öyle de gözyaşlarıyla akıtmak günahlarını ve arınmak, tasaffi etmek...

Cenab-ı Hakk’a layık bir “kul” ve Resulullah’a layık bir “ümmet” olamamanın derdini-kederini hissetmek..Ama O’nun (c.c) kulu ve O’nun (asm) ümmeti olduğuna şükredip sevinerek “Kadere iman eden kederlerden emin olur” deyip sıyrılabilmek gamlardan ve kederlerden.

Yeis bataklığında işte böyle bir ümit çiçeği yetiştirebilmek..“La Taknetu!” (ümitsiz olma!) ya sarılmak yani..O’nun (asm) bize öğrettiği gibi Rahman’ın dilinden.

Sıradan olmadığını bilmek, Kâinatın halifesi olduğun için.

Sıradan olmadığını bilmek O’nun (asm)ümmet’i olduğun için.

Ve şükredebilmek Allah’a, “şükrü ve tövbeyi” bize öğrettiği için...

Yeni Asya - Akif Arslan (tıkla)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kağıdı kalemi bırak ve arkana yaslan: Sınav Bitti!

Aksaçlılar! Gençlerin size ihtiyacı var!

Konu Komşu Duymasın!