Kayıtlar

Eneleri Havuza Atma Mevsimi

Resim
“Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevi hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur; o havuzdan da istifade edilmez.”(Kastamonu Lahikası) Nefislerin enelere hükmettiği zamanlardayız. Halbuki bizdeki ene bize ait olmadığı gibi emaneten veriliş nedeni de hakikate ulaşmada merdiven olmaktır. Ama zaman ahirzaman ve maalesef devir emanete hıyanet devri.. Onun içindir ki eneler hakikate ulaşmaya vesile değil hakikatten uzaklaşmaya hizmet eder olmuş. Üstad hazretleri, şahsiyeti ve eneyi bir buz parçasına benzetiyor. Eninde sonunda eriyecek bir buz parçası. Hepimizde mevcut bu buzları ortak akılla hareket edip birlikte ortak bir havuza attığımızda elbetteki erime havuz içinde olacak ve zayi olmaktan kurtulacak. Hem de istifade edebileceğimiz “tatlı, büyük bir havuzu kaz...

Cemaatsiz Nurculuk(!)

Resim
İlk olarak kulaktan kulağa “şu cemaatte şu eksik.. bu cemaatte bu eksik.. onlar o hatayı yapıyor.. bunlar bu hatayı yapıyor” gibi sözler dolaştırıldı. Zaten 80’lerde zihinlere yüklenmiş fikirler tekrar tahrik edilerek adavet duygusu ve tabiî olarak da adavet beslediği kişilerden ve cemaatlerden soğuma hissi canlandırıldı. Küfür odaklarının, bu satranç oyununu fark edemeyen bazı kardeşlerin içine zerk edilen “hizmetlere zarar getirtmemek için hataları tesbit etme” perdesi altındaki “kardeşlere adavet zehri” giderek vücutlarına yayıldı ve o vücutlarda da kalmayıp sağa sola bulaşmaya başladı. Başta, sadece kendi içinde bulunduğu cemaat haricindeki diğer cemaatlerden soğutmak planı devreye alındı. Kişiler diğer cemaatleri düşmancasına beğenmez hale gelince de sıra kendi içinde bulunduğu cemaate geldi. Haliyle kişi tabiri caizse cemaatsiz kaldı. Kafası karıştırılmış ve cemaatinden ve cemaatlerden soğutulmuş bu kardeşler haliyle Cemaatsiz Nurculuk yoluna başvurmaya mecbur edildi. Asıl plan z...

Nefis Muhasebesi

Resim
“Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur. Hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır. İnsan kâinatın en câmi' bir meyvesi olduğu için, kâinatı istilâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte, şöyle nihayetsiz bir muhabbete lâyık olacak, nihayetsiz bir kemâl sahibi olabilir.”(24.Söz) Allah için sevmek..sevebilmek.. Ama kimi? Neyi? Çoğu zaman içimizdeki fırtınalara “dur!” diyemeden kalbimizdeki alevlerin, ağzımızdan burnumuzdan çıkmasına maalesef engel olamıyoruz. Ağızdan çıkan alevler bazen bir kelime ile bazen kurulmuş bir cümle ile bazen de hal ve tavırlarımız ile karşımızdaki kardeşimizin canını yakıp, üzebiliyor. Ama bu can yakma ve üzme meselesi sadece dediğimiz gibi ağızdan çıkan lafızlarla değil bazen de lisan-ı hal ile olabiliyor. Tavırlarımızla onu umursamadığımızı, enaniyetimize yenik düşüp bizim için önemsiz olduğunu gösterme çabası içine girebiliyoruz. Ve bunu kendimize bile itiraf edemiyoruz maalesef. Aslın...

İşte Bu Benim Gazetem!

Resim
Gazetemiz Yeni Asya, içimizden geçirip de cümlelere dökemediğimiz, kelimelerin kifayetsiz kaldığı meseleleri biiznillah öyle kifayetli hale getirerek bizlere sunuyor ki, bizde yaşattığı duygulara kelimeler yine kifayetsiz kalıyor. Bazen hizmetimize yapılan bir saldırıdan muzdarip olup üzülüyor, bazen de dâvâmız olan Kur’ân hizmeti ile ilgili öyle güzel bir haber alıyoruz ki, kalbimiz pervane olup uçuyor, hisler kendinden geçip coşuyor. Ama maalesef çoğumuz bu yaşadığımız hâleti tam anlamı ile cümleler haline getirip başkalarına aktaramıyoruz. Aktarsak da sanki birşeyler eksik kalıyor. Ama gazetemizi elimize alıp okudukça, o tarif edilmesi zor ve cümlelerin, dile getiremediğimiz duyguların, orada dile getirilmiş, satırlara dökülmüş, sayfalara aktarılmış olduğunu görüyoruz. Okudukça diyoruz ki: “Düşünüp de kelimelere dökemediklerimi nasıl da anlatılmış, nasıl da izah edilmiş.” O zaman üzüntülerimizi ne şeklide bir kavl-i leyyin ile bir cümle haline getirmemiz gerektiğini öğreniyor ve bir...

Ehemmiyet şahısta değil, şahs-ı mânevîdedir

Resim
Hepimizin malumu bir husus var ki, o da Risale-i Nur çizgisinin ve misyonunun şahıslara, “şahısları itibarıyla” ehemmiyet vermemesidir. Hatta Üstad Hazretleri kendi şahsına dahi ehemmiyet vermemiş ve verdirmemiştir. Öyle de Üstad’ın âhirete intikal etmesiyle, Risale-i Nur’ un “Ehemmiyetli olan şahıslar değil şahs-ı mânevîdir” düsturunu kader de tasdik etmiş, vefatından sonra Üstadımızın bir mezarı dahi olmamıştır. Şahsına bakan yönüyle bedeni vefat ederken, hakikate bakan yönü ile mânevî şahsı ve dâvâsı bâki olarak kalmıştır. Kabri insanların nazarında kaybolurken, anlattığı hakikatler hep gözönünde olmuştur. “Benim çok kusurlu şahsıma hüsn-ü zanla verdiğiniz makamlar cihetinde değil, belki vazife, hizmet noktasından bakmalısınız… Ben, size nispeten kardeşim; mürşitlik haddim değil. Üstad da değilim, belki ders arkadaşıyım… Tesânüdümüzden hâsıl olan bir şahs-ı mânevînin fevkalade ehemmiyet ve kıymeti ve üstadlığı ve irşadı, bize kâfidir. (Emirdağ Lahikası) Çünkü hizmeti ve kemâlatı şah...

Ben de Nurcuyum

Resim
Nurların intişarı zamanında hizmet nasip olan bir ağabeyden bizzat dinlemiştim: “Ah keşke ben de Risale dersinde bulunurken jandarma bassa da beni de içeri alsalar..Torunlarıma gururla anlatacağım ve bir ömür gururla takacağım bu madalya bana da nasip olsa.. İçeride bana sorsalar: 'Ne için aldılar seni?' Ve ben şöyle desem: 'Nurcuyum diye..Risale-i Nur okuyorum diye..' Ne gurur.. Ne mutluluk.. Nasıl bir saadet ya Rab!” Evet..Böyle anlatmıştı.. Bu duaları ettiği, bu isteklerde bulunduğu sırada henüz yakalanmamıştı,fakat ileride o dua kabul olacak ve ona da o istediği şeref madalyası takılacaktı.. Kendisini yakalatmak için neler yapmamıştı ki..Nasip olmuyordu bir türlü.. Ders esnasında ani çıkan bir işinden dolayı dersten çıkıyordu ve haber alıyordu ki “o dersi jandarma basmış sonradan!” Derse tam vaktinde gidememişti..ders başlayalı yarım saati geçmişti..Tam dersin bulunduğu evin sokağına geliyordu ki jandarmanın orayı bastığını ve Nur talebesi kardeşlerini götürdüklerin...

Manevi Hastalıklar ve Risale-i Nur

Resim
Risalelerle hemhal olan herkes çok iyi bilir ki bu eserleri okuduğumuzda içimizde anlatılması imkânsız bir coşku, huzur ve saadet hasıl olur. Ve belki de kimi zaman Risalelerden herhangi bir kısmı okurken zihnimiz başka yerlere gider elimizde olmadan. Tıpkı namaz kılarken olduğu gibi. Belki şeytanın bir vesvesesi belki de akıl lâtifesinin hissesini aldıktan sonra tatil-i eşkali... Aklımızı tam mânada odaklayamadan okuduğumuz o dakikalar cennet bahçelerinde dolaşır gibi hisler uyandırır bizlere. Kitabı okuyup kütüphanedeki yerine koyarken de açık bir yaraya pansuman yaptırmışız da ağrımız sızımız azalmış hissi gibi bir his gelir kalbimize. İşte o imanî yaralara sürülen merhemlerin etkisidir Risale-i Nur. Kimi kişilerin bu anlattıklarıma şu şekilde bir itirazı olabilir: “Ben okuduğum zaman hiçbir şey anlamıyorum ve anlamadığım gibi sizin anlattığınız şekilde bir zevk de hasıl olmuyor bende!” Evet doğrudur. Ve yaşayanlar da var bunu kuşkusuz. Ama bu cümleleri sarf eden hiç kimse sonrasına...